Header Ads

Amerikan İleri Demokrasisi

- YAZI: EYLEM DELİKANLI -
Amerikan Başkanlık Seçimi için cüzdanların dolduruldugu ve restleşmenin başladığı bir dönemde Cumhuriyetçi kanadın ön seçimleri de son hızıyla devam ediyor. 2008 seçimlerinin skandal Başkan Yardımcısı adayı, cehaletin parlak ismi, talk show’ların ana malzemesi Sarah Palin kadar olmasa da bu yılki seçimin Cumhuriyetçi adayları da Palin’i aratmayacak donanıma sahipler.

Newt Gingrich, Rick Santorum, Ron Paul ve Mitt Romney’den oluşan cephenin tutucu, göçmen karşıtı, gay karşıtı ve kürtaj karşıtı olması dışında en önemli özellikleri her birinin yüzde 1’in geri kalanı gibi, milyoner olmaları. Cumhuriyetçiler, Obama’yı halkın dertlerinden uzak olmakla suçlarken kendi banka hesaplarını unutuyor olsalar gerek. Diğer 3 adayın politik duruşlarına güya daha ‘devrimci’ bir yaklaşımla karşı çıkan Ron Paul ise sistemden şikâyeti olup da muhafazakâr olmaktan vazgeçmek istemeyenler için bir alternatif sunuyor. Nasıl oluyor diye sormayın. Zira herşeyin satılık olduğu bir ülkede neo-liberal politikaları farklı ambalajlarda bulmak peki âlâ mümkün.

İşte bu dört aday bir araya gelip de o çok meşhur münazaralara başladılar mı tartışma krize odaklanmak yerine genelde din, kürtaj, göçmenlik ve dış politika üzerinde yoğunlaşıyor. Amerikan seçmenlerine, emperyal bir güce başkan seçtiklerini hatırlatmak yerine bahçe çitinden ileriyi işaret etmemek tabii ki herkesin hayatını kolaylaştırıyor. Dış politikada hala Küba sorunsalının ortaya atıldığı bir başkanlık yarışında da adayları ciddiye almak elbette zorlaşıyor. Ocak ayında Florida’da gerçekleşen münazaralarda Ron Paul dışındaki adaylar başkan olmaları durumunda Castro’ya dünyayı dar edeceklerini açıkça beyan ettiler. Onlara göre Obama, Küba’ya seyahat iznini gevşeterek Castro’ya bir armağan vermiş oldu. Her ne kadar, Ron Paul 2012 yılında olduğumuza vurgu yapıp diplomasi yoluyla birçok sorunun çözülebileceğini ima ettiyse de diğer adayların militarist tutumları değişecek gibi değil. Ne de olsa birilerinin Florida’da yaşayan, sistem karşıtı Kübalı göçmenlerin oylarına ihtiyacı var. Fakat Castro’nun ‘arka bahçeden’ kükreyişi elbette ki gecikmedi. Böylesi büyük ve küresel bir gücü yönetmek adına Cumhuriyetçilerin giriştikleri başkanlık yarışının görülen en büyük ahmaklık ve cehalet yarışı olduğunu belirtmekten geri kalmadı.

YÜZDE 1 Mİ DEMİŞTİNİZ?

Birçok eyalette delegeler Cumhuriyetçi adayları belirlemek için çoktan sandık başına gittiler. Bu eyaletlerdeki sonuçlara göre Mitt Romney şu anda yarışı açık ara önde götürüyor. Her ne kadar adaylığı netleşmemiş olsa da kendisine biraz daha yakından bakmakta fayda var. 2003-2007 yılları arasında Massachusetts valiliği yapmış olan Romney bölgede hayata geçirdiği sağlık sisteminin Obamacare’e çok benzediği yönündeki eleştirilere maruz kalıyor. Zira her dört aday da Başkan olmaları durumunda yapacakları ilk icraatın herkese sağlık sigortasını zorunlu kılan Obamacare’i yürürlükten kardırmak olduğunu söylüyorlar. Rakipleri, Romney’nin Fannie Mae ve Freddie Mac’teki hisseleriyle aslında mortgage krizinde parasına para kattığını da yüzüne vurmaktan çekinmiyorlar. Açıkçası, hayatları boyunca çalışıp kazandıklarını bu şirketler nedeniyle yitiren Cumhuriyetçi vatandaşlar tartışmanın bu kısmını izlerken boşluklarında bir ağrı hissettiler mi bilmiyoruz.
İşadamı kökenli Romney’i hedef alan eleştirilerden biri de politikacı olarak çok tecrübeli olmadığı, ülkeyi bir şirket gibi yönetemeyeceği yönünde. Kişisel malvarlığnın 190-250 milyon dolar arasında oluğu tahmin ediliyor. Az vergi ödediği yolundaki açıklamalara bir son vermek adına geçtiğimiz yılın vergi beyannamesini açıklayan Romney ve eşinin toplam 21 milyon dolarlık gelirlerinin 3 milyon dolarını vergi olarak ödedikleri, 3.5 milyon dolarını da aralarında Mormon Kilisesi’nin de bulunduğu kurumlara bağış olarak dağıttıkları ortaya çıktı. Söylentileri bastırmak şöyle dursun; çalışanların yüzde 30-40’larda seyreden vergi oranına karşılık Romney ve eşinin ödediği yüzde 15’lik vergi oranı tartışmaların daha da alevlenmesine neden oldu. yüzde 1’in lehine çalışan bu vergilendirme mekanizması, hatırlanacağı gibi, Warren Buffet’in bile “Sekreterimden değil benden vergi toplayın” diye Senato’yu harekete geçirmesine sebep olmuştu. 
Romney bir televizyon kanalına verdiği röportajda ise ülkedeki fakirler için endişelenmediğini, onları koruyacak sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinin bulunduğunu söyleme cesaretini bile gösterdi. Bahsettiği sosyal güvenlik sistemi ise Cumhuriyetçilerin zaten eksik olan ama her fırsatta yontmaya, orasından burasından budamaya çalıştıkları Medicaid (sağlık sistemi), yemek ve barınma yardımlarından ibaret. İşadamı Romney seçim hesaplarını iyi yapmış olacak ki oyların orta sınıftan geleceğini düşündüğünden açlık sınırında ve altında yaşayanlarla ilgilenmediğini açıkça dile getirmekte bir sakınca görmüyor.

Gelelim din savaşlarına. Gelişmiş ülkeler içerisinde kiliseye gitme oranı en yüksek ülkelerden biri olan ABD’de en ateşli tartışmaların başında din geliyor. Başkanlık seçimlerinin en şaşalı konularından biri ise kürtaj. Protestanların tutucu kanadı Evanjelikler ve Katoliklerin kürtaja karşı tavırları nasılsa bu adayların bakış açıları da aynı. Öyle ki işi Planned Parenthood adı altında yoksul ve dar gelirlilere kadın sağlığı hizmeti sağlayan bir kurumu bile kürtaj merkezi diye kapatmaya, bağışlarını dondurmaya kadar vardırdılar. Obama’nın ülekedeki tüm sağlık sigortalarını doğum kontrol gibi hizmetleri de kapsamaya zorlayan uygulamaları ise Cumhuriyetçiler için bardağı taşıran son damla oldu. Katolik Hastaneleri gibi kurumların inançlarına aykırı bir uygulamayla karşı karşıya bırakıldıkları ve dine karşı açıktan bir saldırı olduğu yönündeki tartışmalar öyle alevlendi ki Obama geri adım atarak doğum kontrolünün sağlık sigortası içine alınmasını zorunlu kılmaktan çıkardı. Cumhuriyetçilerin, kürtaj tartışmalarında yaşamın kutsallığından dem vurduktan sonra silah sahibi olmayı tanrının insanlara bahşettiği bir hak olarak savunmaları ise akıl tutulmasının elzem bir örneğini oluşturuyor.

Bu seçimlere ekonominin gidişatının ağırlıklı olarak yön vereceği kesin. Yılın ilk aylarında gözlemlenen iktisadi iyileşmenin ivme kazanması durumunda Cumhuriyetçilerin Obama karşısında güç kazanmaları elbette ki zorlaşacak. Fakat resmi bulanıklaştıran başka etkenler de var: Super PACS(Political Actıon Committee), Türkçe adıyla Süper Politik Eylem Komiteleri. Temmuz 2011’de geçirilen ve Senato’nun tek sosyalist temsilcisi Bernie Sanders dışında kimsenin ses çıkarmadığı yeni uygulamaya göre Süper PACS adı altındaki bu örgütlenmeler şirketlerden, sendikalardan veya şahıslardan sınırsız miktarda bağış toplayabiliyor ve kendi gündemleri doğrultusunda bir adayı destekleyebiliyorlar. Citizens United adı altındaki mahkeme kararı sayesinde oluşturulan Super PACS, sermaye ile Senato’nun arasındaki ilişkiyi alenileştirmek dışında neredeyse bunu bir işveren-çalışan eksenine oturtmuş oluyor. 2011 yılı itibarıyla Obama, 125 milyon dolarlık bağışların 80 milyon dolarını, Romney ise topladığı 96 milyon doların 19.9 milyon dolarını nakit olarak tutmaktalar. 
Seçim yarışı kızıştıkça bu bağışların katlanarak artacağı kesin. Obama’nın 2012 seçimleri için bütçesinin 1 milyar dolara yakın olacağı söyleniyor. 2008 seçimlerinde kamu fonlarını reddederek 750 milyon dolar bağış toplamış olan Obama, bu yıl 1 milyar dolara yaklaşabilecek mi henüz bilinmiyor. Fakat tartışmanın esas noktasını demokratik olduğu iddia edilen seçimlerin bu yüksek oranlardaki seçim bütçeleriyle şekilleniyor olması. Lobilerin, şirketlerin ve şahısların bu bağışlarla ipleri ellerinde tutuyor oldukları bilinir bir gerçek olmakla birlikte bu yeni uygulamanın halihazırdaki tüm bariyerleri kaldırmış olması Amerikan demokrasisinin gelmiş olduğu noktayı gözler önüne sermesi açısından çok önemli.

Occupy Wall Street hareketi işte tam da bu eşitsizlikleri dillendirdiği, sokağa taşıdığı, gündeme getirebildiği ve bu çürümeyi gösterebildiği için heyecanla takip ediliyor. Yine de bu öfkenin sandığa taşınıp taşınmayacağı bir muamma. Eğer Cumhurıyetçiler, Mitt Romney gibi yüzde 1’i ‘başarıyla’ temsil eden bir adayı Obama’nın hedef tahtası yaparlarsa, kendilerini yüzde 99 olarak ifade eden farklı kesimlerin de yüzde 1’e karşı biraraya gelmelerini kolaylaştırmış olacaklar. Cumhuriyetçiler, tartışmayı din ve kürtaj gibi konulara kaydırarak her ne kadar seçmenlerini gerçek gündemden uzak tutmaya çalışsalar da çocuklarını doyurabilmek adına kendileri bir öğün eksik yiyenleri ikna etmek için karşısıdakinin zekâsının küçümsemeyen yeni stratejiler bulmak zorundalar. Zira şu anda tanık olduğumuz ahmakça sergilenen bir tuluattan ibaret.

EYLEM DELİKANLI
delikanlieylem@gmail.com
*BirGün

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.