'Kürt Açılımı' Ya Da 'Anti-Ütopya'
![]() |
| - GÖKSEL ARSLAN - |
Niçin susar bir insan, niçin haykırmaz? Cevap olarak, muktedir tarafından biat etmeyen muhaliflerin önemlice kısmının hapishanelere kapatıldığı, kalanların ise her yerde izlendiği, kayıt altına alındığı bir toplumda yaşadığınızı düşünür, George Orwell’in “1984” romanını hatırlarsınız.
Romanda, “Büyük Birader” in gönüllü birer nesnesi haline dönüştürülmüş insanlar ve Winston’ın hikayesi anlatılır. Gerçeğe inanmak suçtur. Gerçek, “Büyük Birader”in söylediği “Büyük Yalanlar”dır ve inanmanız istenir. Devlet aygıtları bütünüyle propagandaya dönük işler. Toplumsal bellekte gerçek ve yalan arasındaki sınır kalkmıştır.
Halk yoksulluğun içinde sürüklenirken ekonomiden sorumlu bakanlığa “Bolluk Bakanlığı”, cinsellik üreme derekesine indirilirken ilgili bakanlığa “Sevgi Bakanlığı”, hayat yalana dayalı sürerken propaganda bakanlığına “Doğruluk Bakanlığı” denir.
“Yeni Dil”, yalanı “gerçek” yapan propagandanın asli unsurudur. Düşünceyi öldürmek amacıyla adeta bir reçete haline getirilen kelimelerden oluşur, aynı zamanda politik “zararlı” kavramları dışlar, aşağılar ve kullanılamaz hale getirir.
Orwell’in romanı, “Büyük Yalan Teorisi”nin anlamlarını politik anti-ütopya yoluyla suratımıza çarpar. Hissettirdikleri ve çağrışımları rahatsız edicidir. En önemlisi, geçmiş, bugün ve “yarınla” hesaplaşma mecburiyetini dayatır.
Bu coğrafyada söylenen son yılların en acıtıcı “Büyük Yalan”ı, 2009 yılı Temmuz ayında İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın basın açıklaması ile başlayan muktedirin “Demokratik Açılım”ıydı kuşkusuz. Kamuoyu tarafından “Kürt Açılımı” olarak kodlanan açıklama, "temel hak ve özgürlüklerdeki gelişme ve daha çok demokrasi " vaadinden öteye gitmez ne yazık ki. Gitmez fakat “Büyük Yalan” başlamıştır artık. Medya, “yalan fabrikasında” cilalı imaj devrine uygun araçlarla Kürt enstitüleri kurulması, yerel televizyonlardaki kısıtlamaların kaldırılması, Kürtçe' nin okullara seçmeli ders olarak girmesi, yerleşim birimlerinin Kürtçe isimlerinin iadesi, hapishanelerde Kürtçe konuşabilme ve Kürtçe isim hakkı gibi “yakıcı sorunların” çözüm aşamasında olduğu haberlerini üretir ve piyasaya sürer.
Açık veya gizli, sorunun muhataplarıyla görüşmeler yapılır. Onlar da inandırılmaya çalışılır. Anladığımız kadarıyla bu çabalar nafile çaba olarak kalır. Fakat görüşmeler kamuoyuna sızdırılır ve ciddi adımlar atılıyor izlenimi yaratılır.
Yalan öyle büyüktür ki gerçeği kökünden değiştirmeye başlar. Tarihsel kökleri olan politik, sosyal çok katmanlı bir hayli karmaşık denklemin çözülme zamanı gelmiştir ve barış içinde halledilecektir. Hitler’in söylediği gibi, “Gerçeklerle ne kadar çelişirse çelişsin büyük yalanların kendiliğinden gelen bir inandırıcılığı vardır.” Kamuoyu muktedire inanmayı seçer.
“Büyük Yalan”a inanmak aynı zamanda “muhalif” olmanın hem hayali hem “gerçeği” gibidir. Meltem Arıkan’ın çarpıcı ifadesiyle “kendine yabancılaşmış kişilere zavallılıklarını unutturur. Ne kadar kalabalık olurlarsa, o kadar güçlü olunur. Ne kadar güçlenirlerse o kadar zavallılıktan kurtulunur.” Buna “Tren Etkisi” denir. Yalana inanan kitleler büyüdükçe “herkes buna inanıyor” algısı içselleştirilir. İnsanların kazanan tarafta olma dürtüsü harekete geçer. Muktedirin “Kürt Açılımı” tezine destek vermenin, kitlesel onay almanın yollarından biri olduğu fark edilir. Trene henüz binmemiş olanlar dolaylı ifadelerle çağrılır ve en iyi duruşun “bu” olduğu fikri kabul ettirilir. “Hani verecekti! Hani yapacaktı! Hani edecekti!” gibi çocuksu mırıldanmalar, trenin hızını asla kesmez.
“Büyük Yalan”ın meşhur teorisyeni ve uygulayıcısı Goebbels’in “Eğer yeterince büyük bir yalan söyler ve bunu tekrarlamaya devam ederseniz insanlar sonunda buna inanmaya başlarlar” tezi bir kez daha ırkçı kapitalist formasyonda hükmünü yürütmüştür.
Oysa gerçek bambaşka bir mecrada ilerler. Çatışmalarda kullanılan silahlar arasına yakıcı, zehirleyici, seyreltilmiş kimyasal özellikler taşıyan yeni unsurlar katılır. Sivil halka karşı güvenlik güçlerinin uyguladığı şiddet, seyredenin utanç duyacağı boyutlara ulaşır. Devlet görevlilerinin kışkırtması ve faşizan gruplara hayırhah yaklaşımlarıyla linç olayları sıklaşır. Bu satırların yazıldığı saatlerde 36 gazeteci topluca tutuklanır. “Kürt Açılımı”na bugünden geriye baktığımızda yakıcı sorunların daha da dayanılmaz hale geldiği, hemen hemen aynı aylarda başlayan operasyonlarda tamamı sivil yaklaşık 7.000 kişinin gözaltına alındığı, 4000 kişinin yargılandığı, 2000 kişinin tutuklandığı anlaşılır.
“Büyük Yalan” yıprandıkça tahkim etmek amacıyla adeta Orwell’ vari bir “Büyük Birader” olan muktedirin sesi duyulur. Meclisteki bütçe görüşmeleri sırasında “Kürt kimliğinin tanınması çok önemli bir konudur. Bu bir insan hakları konusudur… Hepsine saygı duymak, hepsinin doğuştan gelen insan haklarına sahip olduğunu bilmek zorundayız … Bir insanın kimliğini inkâr etmek o insanı inkâr etmek demektir. Kendisini Kürt kimliği ile Arap kimliği ile Boşnak kimliği ile artık ne gelirse aklınıza… Hepsi, kim, ne varsa bu topraklar üzerinde kendi kimliğini rahatlıkla söyleyecektir. O kimliğe saygı duyacağız. O kimliğin bütün kültürel haklarını, Anayasal haklarını vereceğiz, tanıyacağız.” masalları anlatılır. “Büyük Yalan”a inanmamız istenir.
Görünen o ki “Kürt Açılımı“, “Büyük Yalan” olarak ütopya, “Gerçek Hayat” olarak anti-ütopya niteliğiyle hız kesmeden devam edecektir.
Hayatın hiçbir zaman haykırışlara cevap vermediği ve sesimizin beyaz duvarlar arasında koybolup gittiği anti-ütopyanın en yalın hali ne midir peki? Orwell”e kulak verelim o zaman.
Winston tutuklanmış, “Sevgi Bakanlığı”nda sorguya alınmıştır.
" ’Bir insan başkası üstünde nasıl iktidar kurabilir?’ Winston düşündü, ‘Ona acı çektirerek’ dedi. ’Çok doğru. Ona acı çektirerek. Boyun eğmek yeterli değildir. Acı içinde olmadıkça, onun kendi isteğine değil, senin isteğine uyduğunu nasıl bilebilirsin? İktidar acı çektirmek ve küçük düşürmek demektir. İktidar insanın kafasını parçalamak ve istenen biçimde bir araya getirmektir. Nasıl bir dünya yaratmaya çalıştığımızı anlamaya başlıyor musun?”
Ya biz? Anlamaya başlıyor muyuz?

YORUM YAZIN