Savaş Televizyondan Yayımlanmıyor
![]() |
| - HASRET BİNGÖL ve ALİ ASLAN - |
(Adorno)
“Üç İmaj”
Bazen imajlar, kuşatılmış gerçekliği 'kırmayı' ve dağıtmayı, var olan gerçeklik anlatılarından çok daha iyi başarır. Böyle zamanlarda, aslında önemli olan şey, gerçeğin kendisini çok daha güçlü bir şekilde çağırdığı ve özellikle günümüz gösteri zamanında, bu imajların bizi, yalın gerçeklikle baş başa bırakmadaki tedirginliğidir.
Yaşadığımız topraklarda, ismini her nasıl ifade edersek edelim, yahut kendini nasıl kavramsallaştırırsak yapalım, çok uzun zamana yayılmış bir savaşın devam ettiği artık belirli sayıda insan tarafından dillendiriliyor. Fakat savaşın var olduğuna dair söylem ve yazın, tıpkı Körfez savaşının televizyonlarda işlendiği şekliyle, artık, bir filmi izler gibi kendini dinletiyor bizlere. Elbette ki ana-akım medyanın imajları yan yana getirme, manipüle etme ve hatta hangi haberden önce hangisinin geldiğini düzenleme yöntemleri, bu filmin görsel ayağının en önemli bileşenlerini oluşturuyordu. Nasıl ki “devrim televizyondan yayımlanmıyordu”, bize, televizyona ve anlatılara dayalı bir savaş gerçeği oluşturuldu.
Bu gerçek, kişisel anlatıların ezilenlerin tarihleri ile birleştiği noktada, gerçekliğin dolayımsız bir anlatısı olarak işlev görüyordu. Fakat bu anlatının karşılık bulabilmesi için önce bir dinleyeni ya da izleyeni olması gerekirdi. Yıllarca bu muhataplık, savaş konseptinin altında ezilerek yok edilmeye ve susturulmaya çalışıldı.
Ancak çok önemli üç tarihsel imgeden bahsetmek istiyoruz. Bunların ikisi, Kürt meselesini biz Batı'da yaşayan ve çok fazla dolayım ile anlamlandırabilen insanlar için “gerçeği” fazlasıyla barındırıyor. Diğeri ise, bu gerçeğin nasıl evrensel bazda ifade edilebilir olduğunu gözler önüne seriyor.
İlk imaj, Gözmece ve Berivan-Bir Direniş Destanı adlı belgesellerde kullanılan, Cizre'de 1992 yılında yapılan Newroz kutlamalarında, belki de “şans eseri” çekilmiş diyebileceğimiz birkaç birleşik imajdan oluşuyor. Askeri ve siyasi operasyonların yoğunlaştığı günümüzde, halkın Newroz kutlaması sırasında nasıl bir müdahale ile karşılaştığı, kaçırılma ve kayıp edilme olaylarının nasıl yaşandığına dair çok güçlü bir anlatım. Daha doğrusu, anlatım değil; önemli bir kayıt-belge. Bugün, Cumartesi Annelerinin eylemlerini neden ısrarla sürdürdüğünü, ya da, genel olarak Kürt özgürlük mücadelesinin neden bu kadar ısrarla sürdüğünü anlamak için önemli. Dahası, “90'larda Çocuk Olmak” derken, nasıl bir psikolojik-sosyolojik travmanın içinden geçildiği ve savaş konseptinin gündelik hayatta nasıl vücut bulduğunu anlatan bir gerçek. Bu imaj, kaybedilmenin imajı.
İkinci imaj, Yıldırım Türker'in Savaş Pornosu[1] başlıklı yazısına konu olan, HPG'nin internet sitesinden yayımladığı video. Bu video, bir bütün olarak yan yana bir imaj- blok imaj- olarak düşünülebilir. Bu imajda ortaya çıkan şey, Yıldırım Türker'in bahsettiği pornografik öğenin aksine, savaş denilen mefhumun nasıl bir gerçeklik taşıdığını ortaya koyuyor. Televizyondan savaş izlemek realitesini yaşamış olan/yaşayan bizler için (Körfez, Irak, Afganistan, 11 Eylül vs...) kendi yaşadığımız topraklarda, kendi bildiğimiz askerlerin gerçekliğini bu kadar gerçek bir şekilde görmek, savaşın nasıl tezahür ettiğini, dahası, savaşın ne olduğunu bizlere bir kere daha hatırlatıyor. HPG'nin bu videoyu ne amaçla yaymış olduğunu bir kenara bırakırsak, Türker'in de dediği gibi, bu videoda görülen şey, 20 yaşında havaya uçan çocuklardır. Ve gerçekten, savaş, böyle bir şeydir; ve en yakınımızda bunun yaşanıyor olması, bizim savaş mefhumunun gerçekliğiyle bir kere daha yüzleşmemiz gerektiğinin kanıtıdır. Savaş budur, kimse hayal görmemeli diyor bu imaj bize; bütün imaj bombardımanına ve söylem bolluğuna karşı, kuşatılmış gerçekliği yalın bir şekilde ortaya çıkarıyor.
Ve son olarak, Malatya morgunda teşhis edilmesi imkansız hale gelmiş ve görenleri insanlığından utandıran 24 gerillanın cesetlerine dair yayımlanmış kısa bir videodan bahsediyoruz. Bu video, tekil bir imaj olarak, savaşın ve vahşetin hangi boyutlara ulaşabildiği; ve artık şiir yazmanın ya da nefes almanın imkansız hale geldiği noktayı gözler önüne seriyor. Yaşanan barbarlık, aynı zamanda yaşamanın da barbarlık olduğu gerçeğiyle yüz yüze bırakıyor bizleri...
Böylesi görsel materyalleri, birer imajmış gibi incelemenin dahi çok kırılgan olduğunu biliyoruz. Bunun kendisi bir barbarlıktır! Ve bir kez daha, üstelik kendi yaşadığımız topraklar üzerinden, barbarlığın ve vahşetin içinde yaşadığımız gerçekliğiyle yüz yüze geliyoruz. Artık şiir yazmak, sevişmek ya da bir çiçeği koklamak, bir süre için imkansız bir meseledir.
“Büyük karanlık”
Tam da bu son imajın ya da gerçekliğin önüne/içine/karşısına düştüğümüz dönemde, siyasal operasyonlar bütün hızıyla devam ediyor ve başka bir gerçeklik kendini bütün hızıyla ve baskısıyla örgütlemeye devam ediyor. “Devam etmekte olan siyasi-kırım operasyonu, sadece Kürtleri değil, dur diyemezsek hepimizi yutacak karanlığın üzerimize çökmekte olduğunun işaretidir.”[2] Selin Pelek ve Foti Benlisoy'un bu belirlemesi, sanırız ki kimsenin göz ardı edemeyeceği bir gerçeklik haline geldi. Yıllardır, çeşitli sokak çatışmaları, basın açıklamaları ve polis şiddeti çerçevesinde yaşanılan gösteri, artık çok boyutlu bir savaş konseptinin parçası haline gelmiş ve alıntıladığımız yazıda da çok iyi belirtildiği şekliyle, küresel egemenliğin Türkiye ayağının Kürt meselesine yaklaşımı dışındaki herhangi bir iddia ya da politik proje, “terör” kapsamı altında değerlendirilerek lanetlenmiştir. Devletin, Kürt özgürlük mücadelesine karşı yıllardır bu tarz yöntemleri belirli şekillerde uyguladığı söylenebilir. Fakat burada önemli olan, daha önce de dikkat çekmeye çalıştığımız üzere, bu savaş ve terör konseptinin bütün toplumsal muhalefete karşı geliştirildiği ve yaygınlaştırıldığıdır. “Terörle (Toplumla) Mücadele Yasası” adı altında yürütülen bu süreç, küresel egemenliğin yeni organizasyonuna karşı gelişecek alternatif herhangi bir siyasal-toplumsal projenin tasfiyesine yönelik bir süreç olma özelliği kazanmıştır.
Özellikle, aralarında Büşra Ersanlı ve Rakıp Zarakolu'nun da bulunduğu son tutuklamalar, başka bir gerçeği daha gözler önüne serdi. Savaş ve terör konsepti, aynı zamanda Batı'da yaşayan ve çeşitli bağlamlarda bir sosyal statüsü olduğu iddia edilebilecek kişileri de hedef almaya başladı. Bu, aslında, Türkiye'deki toplumsal mücadelelerin Kürt hareketi ile fikirsel ya da eylemsel yakınlaşmasının da önemli bir tehdit oluşturduğunu göstermektedir. Daha önce “Devrimci Karargah” adı altında yapılan ve hala sürmekte olan operasyonların da bu minvalde değerlendirilebileceğini düşünüyoruz. Eylemsel bazda Kürt halkı ile bir şekilde dayanışan muhalefet ve aynı zamanda Kürt özgürlük mücadelesinin ortaya koyduğu düşünsel/siyasal proje ile bir şekilde ilişkilenen bütün insanlar, TMK kapsamında siyasal iktidarın hedefi haline gelmiştir.
Elbette ki bu tabloya ısrarla eklememiz gereken şey, küresel egemenlik düzeninin bu coğrafyadaki yeni organizasyonunun yalnızca Kürt meselesiyle ilişkilenmediğidir. TMK kapsamında yürütülen süreç, aynı zamanda önce Hopa'da, sonra da Gerze'de yaşanan tutuklamaları, çeşitli sebeplerle tutuklanan öğrencileri ve toplumsal muhalefetin daha birçok kesimini doğrudan hedef alan bir süreci ortaya koymaktadır. O halde, şu belirlemeyi ısrarla tekrar etmekte ve yukarıda alıntıladığımız cümleyi başka bir şekilde ortaya koymakta fayda var: süreç, bütün toplumsal muhalefet unsurlarını hedef almaktadır; ve eğer ki bir alternatif yol bulamaz isek, hepimizi yutacak o büyük karanlık üstümüze çökmektedir.
“Güncel soru”
Yukarıda bahsettiğimiz imajlardan ve çizmeye çalıştığımız siyasal tablodan üzerimize çöken psikolojik baskı ve şiddet, yine yaşamın içinden akan neşeyi ve güncelliği boğamamalı. Evet, bir süre daha şiir yazmak veya gülümsemek imkansız kalacaktır. Fakat, artık Lenin ile özdeşleşmiş “ne yapmalı?” sorusu bir kez daha güncel bir şekilde karşımıza dikilmiş, bizi, kurulan yeni gerçekliğin içine çekmektedir.
Bizce bugün bu soruya artık kimse hazır ve otomatik bir cevap veremez. Kendimize dair temel problemlerden biri, bu otomatik ve hazır cevaplardan ve referanslardan kaynaklanıyor. Bununla yüzleşilmediği sürece, büyük karanlığın bizi yutma anını yalnızca pasif bir izleyici gibi takip edebiliriz. Fakat, aynı zamanda bu süreç hiçbir şekilde kendini mutlak bir olumsallığa bırakamaz. Yeni koşullara dair yeni fikirler üretmek ve bu fikirleri yeni koşullar içinde deneyimleştirmek gerekmektedir.
Bizim için bu noktada en temel önermelerden biri, toplumsal muhalefeti geliştirirken ve yükseltirken, aynı zamanda onun kendini koruyabileceği güvenliği alabilmesinin yollarını aramaktır. Edip Cansever'in Mendilimde Kan Sesleri adlı şiirinde dediği gibi, “Gülemiyorsun ya, gülmek / Bir halk gülüyorsa gülmektir”
Bunu, bir önerme olarak alırsak, toplumsal muhalefet güçlerinin gerçekten “halklaşması” ya da var olan halklardan birer toplumsal muhalefet inşa edilmesi, bu sürecin en belirgin ve en kritik dinamiği olarak beliriyor. Çünkü önümüzde, neoliberal politikalar uyarınca karşımıza çıkacak, küresel egemenlik sisteminin yeni organizasyonuyla bütünleşen bir süreç, hızla “hareketlenmektedir.” Bunun bir yanı savaş ve terör konsepti ise, diğer yanı da var olan bütün alanların hızla sermayeleştirilmesi ya da sermayenin yeni organizasyonuna göre yapılandırılmasıdır. Wan depremi ile gündeme gelen konut sorunu, HES'ler ile gündeme gelen ekolojik tahribat, tecavüz ve cinayetlerle gündeme gelen toplumsal cinsiyet meselesi ve harçlardaki yeni düzenlemeler ile gündeme gelen eğitimin piyasalaşması, çok çeşitli ve farklı dinamikleri yan yana getirecek paralel bir süreci de beraberinde getirmektedir. Eğer ki Negri ve Hardt'ın dediği gibi, küresel egemenlik sistemi içinden doğan Çokluk, kendi kurumlarını yaratmayı başarabilirse, gerçek bir alternatif ve toplumsal demokrasinin inşa edilme sürecinin içine girme şansımız bulunmaktadır.
Elbet bu da, kendi olumsallığı içinde gerçekleşecek bir süreç olsa da, kendi kaderine bırakılacak bir süreç değildir. Yukarıda bahsettiğimiz büyük karanlıktan çıkmanın yolu, yeni dönemin asimetrik teknolojisini karşılayabilecek, esnek ve meclis temelli platformların açığa çıkarılmasını gerektiriyor. Bu, elbette uzun erimli bir tartışmanın ve çalışmanın konusu olarak önümüzde duruyor.
Dipnotlar:
[1] http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1062946
[2] AKP’nin Kürt Sevdası: Ya benimsin ya mahkememin - Selin Pelek, Foti Benlisoy
http://www.sdyeniyol.org/index.php/siyasal-guendem/579-akpnin-kuert-sevdas-ya-benimsin-ya-mahkememin-selin-pelek-foti-benlisoy-
*ilk olarak sendika.org adresinde yayımlanmıştır.

YORUM YAZIN