F Tipi Cephesinde Yeni Bir Şey Yok
![]() |
| - AYÇA SÖYLEMEZ - |
Ergenekon davasından tutuklu Tuncay Özkan’ın “Hapiste
Yatacak Olana Öğütler” isimli kitabından yola çıkarak, hapishanedeki yemeklerin
yenemeyecek kadar kötü olduğundan, çamaşır makinesinin yasak olmasından,
yazılarını elle yazmak zorunda olmalarından, mektuplar ve kitaplar üzerindeki
katı denetimden, hücrelerin soğukluğundan bahsetmiş.
Yazısının sonunu da, “bu muamele yazıktır, günahtır,
ayıptır” diye bağlamış.
Aslında, yazısının altındaki kutuda İzmir F Tipi Cezaevi’yle
ilgili başka bir yazı olmasaydı, “Tabii tüm cezaevleri ve özellikle F tipi
cezaevleri, başta tecrit olmak üzere kötü muamelenin sürdüğü insanlık dışı
mekanlar ama yine de konunun tek kişi üzerinden (ya da tanınan insanlar üzerinden)
gündeme gelmesi güzel, bu da bir adımdır” deyip geçecektim.
Yapamadım.
Özdemir, dün bianet’te de yayınlanan “İzmir F Tipi
Cezaevi’ne verilen kalite ödülüyle” ilgili haberi, sanırım biraz da yanlış anlayarak,
İzmir’i “ideal hapishaneye” örnek göstermiş. Ajansta gördüğünü söylediği
haberi, ben de görmüş ancak konuya bu kadar “iyimser” yaklaşamamıştım.
Çünkü, tecridi, cezaevleri koşullarını, mahkumların yaşamak
zorunda bırakıldığı koşulları, Tuncay Özkan’la öğrenmedim. İzmir’den gelen kötü
haberler zaten hafızamdaydı, yine de baktım önceki yazılanlara, haberlere,
açıklamalara. Yetinmedim, bahis konusu cezaevine dün sabah görüşe giden Avukat
Oya Aslan’la konuştum, “İzmir’in diğerlerinden farkı, duvarlarının boyalı
olması” dedi. Ve bir kez daha gördüm ki: Batı cephesinde hiçbir şey değişmemiş.
(2)
Tecrit, kötü muamele, mektup sansürü, ziyaretçi ve kitap
yasağı… Sürekli söylediğimiz, belki de pek az kişinin duyduğu hapishane
koşulları aynen yerinde duruyor. (Konuyla ilgili haberler için, yazının
sonundaki kaynaklara bakabilirsiniz)
Çapacı’nın akıl tutulması
Özdemir’in yazısında “örnek gösterdiği” Cezaevi Müdürü Ayhan
Çapacı’nın demeci de evlere şenlik.
Mahkumu “rehabilite etmekten” bahsediyor. Kim, kimi, nasıl,
ne yönde “rehabilite etme” hakkına sahip? Devletin görevlileri, hapishanedeki
mahkumlardan daha mı yetkin “hayat” konusunda? Neyse, bu da ayrı ve uzun başka
bir yazının konusu.
Çapacı’nın “Kamu vicdanını rahatsız etmeyecek iyileştirmeler
yaptık" sözü de niyetini açık ediyor zaten. Belli ki, hapishane
koşullarının insanca olmasının kamuyu rahatsız edeceğini düşünüyor.
Üretken mahpus konusu da ayrı ve uzun bir tartışma.
Cezaevlerinin özelleştirilmesi planlanıyor ve mahkumlar çok yakın gelecekte
“ucuz iş gücü” olarak kullanılacak. İradesi dışındaki işlerde, reddetme olanağı
bile olmadan çalışmaya zorlanacaklar. Bunun için de ABD’deki hapishane
sistemine bakılmasını öneririm. (3)
“Ceza içinde
ceza”
Niyetim Özdemir’i yermek değil, hatta az önce de belirttiğim
gibi konuyu bir şekilde görünür kıldığı ve “ceza içinde ceza” kavramına
değindiği için kendisine müteşekkirim. Bu nedenle, Özdemir’in yazısını bir
“giriş” olarak kabul edip, başta F tipleri olmak üzere hapishanelerde,
yıllardır ve şimdi “aslında neler olup bittiğinden” bahsedeceğim.
Evet, tecrit başlı başına bir ceza. Fiziki koşulları, birçok
insanın tahayyül edebileceğinden daha korkunç:
“Tuvalet olarak
ayrılmış, kapalı ve kapısı olan bölüm hizasına yerleştirilen iki metre boyunda
bir ranza, hemen onun bitişiğinde pencere var.
Pencereden kalan kısım havalandırmaya
açılan kapı. Ranza kenarından 75x75 santimlik plastik bir masa ve sandalye...
Ranzaya dayanan masadan sonra (volta atabilecek iki kapı arasındaki beş adımlı
yeri kapatan ve ancak duvara masaya sürtünerek volta atılabilen) iki karış
kadar boşluk var.Burada bir "ömür boyu" yaşayacaksanız, zamanla çoğalacak kitaplar nedeniyle yapılan raflar, televizyon, buzdolabı gibi eşyalar odayı doldurur. Volta atacak yer de kalmaz...” (Tekirdağ 1 No'lu F Tipi Cezaevi'nde olan Ali Gülmez’in mektubundan) (4)
Tabii tecritin tek kötü yanı fiziki koşulları değil, verdiği psikolojik ve fizyolojik hasarlar bundan da büyük: Duyma ve görme bozukluğu, konuşma yetisini kaybetme, düşünme yetisinde bozukluklar, aynı konuya uzun süre odaklanamama, kelimeleri unutma, duyguların körelmesi, ölümcül olanlar da dahil birçok hastalığa açık hale gelme, olur da dışarı çıkarsanız sosyal yetilerin de kaybolduğunu fark etmek…
Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler, yaşayanların anlattıkları bunda kat kat fazla ve dinlemesi bile zor.
Türkiye’ye F tipi tecridin nasıl “getirildiği” ise, “Hayata Dönüş Operasyonu” diye başlayan başka bir yazının konusu zaten.
Uluslararası Af Örgütü (UAÖ), Nisan 2001’de yayınladığı
raporda, operasyonun ardından tecritle ilgili şunları yazdı:
“UAÖ, küçük grup
izolasyonu da dahil uzun süreli izolasyonun mahkumların fiziksel ve ussal
sağlığı üzerinde ciddi etkiler yaratabileceğine ve kendi içinde zalimane,
insanlık dışı veya onur kırıcı muamele veya ceza teşkil edebileceğine
inanmaktadır. Ayrıca, mahkumlara işkence ve kötü muamele yapılmasını da
kolaylaştırabilir.” (5)
Özdemir’e, tecridin aslında ne olduğunu, başladığı yerden,
Almanya’dan anlatan ve meslektaşı Ruşen Çakır’ın çevirisiyle “Kızıl Ordu
Fraksiyonu, Batı Avrupa'da Şehir Gerillası” ismiyle yayınlanan Anne Steiner ve
Loic Debray imzalı kitabı tavsiye ediyorum. Kitapta, Ulrike Meinhof’un hücrede
yaşadıkları ayrıntılarıyla anlatılıyor.
Keza, Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şubesi
Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Güçlü Sevimli’nin yazdığı ve F tipini dünden bugüne
anlatan "Hayata Dönüş Operasyonu, Koğuştan Hücrelere" isimli kitap da
iyi bir başlangıç olur. (6)
Yine bir meslektaşımız, Ahmet Şık’ın, Tuncay Özkan’la aynı
hapishaneden, Silivri’den yazdığı samimi mektubu da en azından fiziki koşulları
anlayabilmek isteyenler için küçük bir rehber niteliğinde. (7)
Türkiye uzun tutukluluk sürelerini, Ergenekon davasıyla fark
etti. Kötüden örnek olmaz ama umuyoruz ki hapishane koşulları da bu vesileyle
gündeme gelir, en azından “bilinir” olur. Çünkü Özdemir’in söylediği gibi bu
muamele, hem “yazıktır, günahtır, ayıptır” hem de insan haklarına aykırıdır.
(5) http://www.bianet.org/bianet/bianet/1908-izolasyon-iskence-ve-kotu-muamele

YORUM YAZIN